MAKEDONYA-KOSOVA TÜRKLERİ

VE

SİYASAL ENTEGRASYON SORUNU

By Nazif Mandacı

2003

Aileme,

Önsöz Olarak

Balkanlardan Türkiye’ye, anavatana, göç etmiş bir ailenin mensuplarından biri olarak okulda, otobüste, kafede ya da yaşadığım şehirdeki herhangi bir yerde rastladığım insanların tanıdıklarının sorunları üzerine bir çalışma yapmaktan oldukça mutluyum. Aslında, çocukluğum büyükannemin, halamın, babamın ya da annemin Balkanlı komşuları, arkadaşları ile yaşadıkları acı tatlı anılarıyla geçti ve bu yüzden etnik düşmanlıklar, savaşlar nedeniyle çektikleri zorlukları, tüm bunlara rağmen yıllar önce terketmek zorunda kaldıkları evlerine, yurtlarına duydukları özlemi birinci elden öğrenmiş oldum. Şimdi bu insanların nasıl bu bölgenin otoktonik unsurları olduğunu ve doğduğu büyüdüğü yerleri terketmenin ne kadar yıkıcı olduğunu çok daha iyi anlayabiliyorum. Aynı zamanda, buradaki insanların din, dil ve diğer kültürel meselelerde neden bu kadar heyecanlandıklarını ve yabancı kültürlerin taarruzlarına karşı oldukça dikkatli olduklarını daha iyi anlıyorum. Muhakkak ki, bu insanların bu derece ateşli olmaları yabancı kültürlerle çevrilmiş bir çevrede yaşamak zorunda kalmış olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu aşırı dikkatli tavır ise sonuçta azınlık ve çoğunluk arasındaki gerginliği arttırmakta ve etnik gettolaşma sürecini bir realite haline getirmektedir.

Makedonya ve Kosova Türkleri ele alındığında bu olgu daha bir göze çarpmaktadır. Gerçekte, bu durum otoriter rejimler altında geçirilen zor zamanların doğal bir sonucudur. Yugoslavya’da sosyalist rejim Türklerin etnik kimliklerini ve dini inançlarını bir yana bırakıp, kendi özgünlüklerine ortak proleterya kimliği altında son vermelerini ve devletin ideolojik önceliklerini kendilerininmiş gibi benimsemelerini istemişti. Bu dönem gerçekten de zor zamanlardı fakat Türkler şimdi de ulus-kurma planlarının yarattığı türlü zorluğa göğüs germek zorundadırlar. Metodlar daha az tiranik olsa bile, bu yeni liberal dönemde kamu alanındaki siyasal, ekonomik ve sosyal haklardan diğerleriyle birlikte eşit olarak yararlanmaları için ayrık etnik kimliklerini özel alanda bırakmaya zorlanmaktadırlar. Bununla birlikte, her ne kadar demokratik yönetim azınlıkların kimliklerini korumaları ve geliştirmelerinin sağlanmasını gerektirmekteyse de, böylesi bir siyasal durum kamunun özel alanı hakimiyeti altına alması, otantik kültürlerin gerilemesi ve sonunda da ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Öte yandan, etnik azınlıklar ipi diğer ucundan germektedirler; bunlar çoklukla liberal hükümetlerinin özel ve kamu alanındaki sınırları kaldırmasını ve kendi ana dillerinin, kültürel sembollerinin sınıflarda, cadde isimlerinde ve hatta resmi belgelerde kullanılmasına izin vermeye zorlamaktadırlar. İdareciler farklı diller veya kültürlerin çeşitlilik göstermesini toplumun folklorik zenginliği açısından bir artı olarak görüyor olsalar dahi, genel de bunların evlerin duvarlarının ya da kültürel derneklerin kapılarının ardında yaşatılmasına rıza göstermektedirler. Öte yandan, kültürel çeşitlilik etkin bir biçimde işlemesi tektipleştirmeye bağlı modern devlet makinasını sekteye uğratabilir. Modern ve tabii ki karmaşık siyasal, sosyal ve ekonomik sistemleri sağlıklı bir biçimde işletmek için çoğunluğun dilinin resmi olarak kabul edilmesi kaçınılmazdır. Bununla birlikte, bu gereklilik o toplumda etnik sürtüşmelerin de başlangıcı olabilir. Liberal demokrasinin bu eksikliği pek çok düşünürü demokratik toplumlardaki etnik gerginliklere dair sorunları çözmek adına harekete geçmeye zorlamış ve pek çok da teori üretilmiştir. Bu çalışmanın teorik bakış kısmında milliyet ile vatandaşlık kavramlarını birbirine içkin olarak tanımlayan klasik demokrasi anlayışının bu ikilemine daha detaylı bir biçimde değinilmektedir.

Bu çalışma temel olarak Makedonya Cumhuriyeti ve Kosova’daki Türk azınlıkların yaşadıkları coğrafyalar üzerindeki yeni siyasal gelişmeler karşısındaki durumunu ele almaktadır. Makedonya ülkedeki hoşnutsuz Arnavut azınlığın çoğunluk Makedonlarla birlikte siyasal gücü eşit biçimde paylaşmasını sağlayan bir siyasal reform sürecinden geçmektedir. Kosova’da uluslararası protaktorat idaresi burası hakkındaki nihai karar alınmadan önce bölgedeki demokratik kurumların olgunlaştırılması görevini üstlenmiştir. Her iki meselede de Batı müdahalesi buradaki siyasal sistemleri Batı kaynaklı liberal demokratik formulasyonların test edildiği bir tür siyasal laboratuara dönüştürmüşlerdir. Bu bakımdan, bu ülkelerdeki yeni siyasal düzenlerin varlığını devam ettirmeleri yine Batının bunlar üzerindeki yakın markajının sürmesine bağlı görünmektedir. Her iki durumda da Türk azınlıklar savaş sonrası dönemin siyasal, sosyal ve ekonomik zorluklarıyla başetmek zorunda kalmışlardır ve hala da muhtemel çatışmaların gölgesinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Bu bakımdan, bunların yönetimlerle olduğu kadar uluslararası arabulucular ya da uluslararası idareciler ile olan ilişkileri de yaşadıkları ülkelerdeki gelecekleri açısından hayati bir öneme sahiptir. Her iki durumda da çatışmanın tarafları dışarıdan dayatılan siyasal formülleri kabul etmiş görünmektedirler. Fakat, Batılıların gözetiminin ortadan kalkmasıyla bu tarafların siyasal düzene dair verdikleri taahhütlere sadık kalıp kalmayacakları belli değildir. Her iki durumda da Türkler iki kalabalık ve düşman etnik grup arasında kalmışlardır ve savaş sonrası rövanşizmden derin bir biçimde endişelenmektedirler. Bu kırılgan siyasal durum Makedonya ve Kosova’daki siyasal liderleri dikkatli ve pragmatik siyaset izlemeye zorlamaktadır.

Neyse ki, yeni siyasal düzenlemeler etnik azınlıkların kendi kimliklerini korumaları ve çoğunluğun asimilasyona yönelik siyasetiyle başa çıkmaları açısından gereksinim duydukları yasal çerçeveyi az çok sağlamışlardır. Bununla birlikte, asıl sorun bunların nasıl muhafaza edileceği ve nasıl etkin bir biçimde hayata geçirilecekleridir. Bu çalışmanın Türk siyasal elitin Türk topluluklarının çıkarları uyarınca benimsemesi gereken siyasal stratejilerin ne olması gerektiğine dair bazı fikirler vereceği umulmaktadır. Öte yandan, çalışma Türk siyasal liderlerinin ya da diğer sivil toplum kuruluşlarının siyasal stratejilerindeki arızaları eleştirmekten de çekinmemektedir. Tahmin edildiği kadarıyla bu çalışma Türkiye’de bu konudaki diğer çalışmalar arasında ilk kez Arendt Ljiphart’ın konsosyonal demokrasi yaklaşımı çerçevesinde bazı kurumların benimsenmesine dair önerilerde bulunmaktadır. Ayrıca, Türk siyasal ve diğer sivil kuruluşlarının bazı önemli uluslararası sözleşmelerde öngörülen evrensel azınlık haklarıyla veya konsosyonal model ile uyumlu bilimsel formülleri gündeme getirmesi önerilmektedir. Böylelikle özellikle uluslararası yönetim altındaki Kosova’da bugünkü korporatist siyasal uygulamalar yardımıyla bu formülleri uzun ve tartışmalı yasama süreçlerine ve bunların neden olduğu etnik gerginliklere saplanmadan hayata geçirmek mümkün olabilir.

Anlaşıldığı kadarıyla, Makedonya ve Kosova’daki Türk azınlıklar, etnik komşularına karşı daima barışçıl tavır takındıklarından dolayı, önemli bir biçimde ihmal edilmişlerdir. Uluslararası kuruluşlar tarafından hazırlanan raporlar bunların hayati sorunlarına çok az yer vermekte ve daha çok etnik şiddet ile karşı karşıya bulunan azınlıklar üzerinde yoğunlaşmaktadırlar. Bununla birlikte, Türklerin haklı taleplerindeki ısrarlarının bulundukları ülkelerin demokratikleşmesine katkıda bulunduğunu gösteren örnekler de mevcuttur. Fakat, anlaşıldığı kadarıyla Türklerin başarısı sorunlarını AGİT gibi uluslararası örgütlere ne ölçüde yansıttıklarına bağlıdır. Bu ana kadar tüm etnik azınlıklar kendi sorunlarını uluslararası arenaya taşıma mücadelesi vermişler ve gerçekten de bu stratejilerinin yararını görmüşlerdir. Ne yazık ki, Balkanlarda etnik sorunların uluslararası arenaya ancak silahlı çatışmalara dönüştükten sonra geldiği gözlemlenmektedir. Fakat, barışçıl Türk azınlığı açısından silahlı isyan söz konusu olamayacağından, mücadelenin hukuk alanında verilmesi gerekmektedir.

Bu çalışmayı hazırlarken insan ve azınlık haklarına dair faaliyetler yürüten uluslararası kuruluşlar Türklerin yaşadığı yerlerde karşılaştıkları sorunlarla ilgili detaylı bilgiler vermediğinden öncelikli olarak Makedonya ve Kosova’daki Türk azınlıkların gazeteleri ve tarafsızlığına güvendiğim internet haber ajanslarından yararlandım. Öte yandan, özellikle Kosova’da yayınlanan ‘Yeni Dönem’in tüm sayılarına ulaşmakta büyük güçlük çektiğimi belirtmem gerekir. Bu arada UNMIK’in periyodikleri olan UNMIK Chronicles ve UNMIK News’te de Türk azınlığın durumuna ilişkin bilgi edinmenin neredeyse imkansız olduğunu gözlemledim. Bu yüzden, Türkiye’de yaşayan Kosovalı Türklerle görüşmelerde bulundum ve onlar da benden değerli yardımlarını esirgemediler. Öte yanda, çalışmanın Makedonya Türkleri üzerinde duran kısımları Makedonya’da yayınlanan Türk gazetesi Birlik’ten yararlanılarak hazırlandı. Ayrıca, bazı Makedonya ve Kosova ile bağlarını hiç bir zaman koparmamış bazı Türk aydınlarla mülakatlar yaptım. Bu bağlamda, Makedonya Türkleri Kültür Derneği Başkanı Adnan Taşar, Cengiz Pelin ve Kosova Türkleri Kültürel Derneği başkanı ve başkan yardımcısı Vahap Savaşan ve Rıfat Sait’e, Yeni Dönem sayılarının önemli bir kısmını bana sağlayan Dr. Feyyaz Sağlama ve değerli yardımlarını benden esirgemeyen, teklifleri ve önerileriyle bu çalışmanın şekillenmesine değerli katkıları bulunan diğer aydın insanlara teşekkür etmek istiyorum.

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Çalışmanın geri kalanı ile ilgilenenler için mail adresim;

nazif.mandaci@deu.edu.tr