APOLLONIA AD RHYNDACUM © 2005 Ali Kazım Öz ali.oz(at)deu.edu.tr

Bursa – İzmir karayolunda 34 km. sonra güneyde Apolyont (Ulubat) Gölü yer alır. Kabaca 23x12 km. boyutlarında üçgen biçiminde ve ortalama 3 m. derinlikte olan gölün alanı, mevsimlere göre 13.500-24.000 hektar arasında değişmektedir.

Gölün kuzeyinde iki yarımada (Gölyazı, Eskikaraağaç) ve içinde yedi ada bulunmaktadır. Mustafakemalpaşa, Orhaneli ve Emet çayları tarafından beslenen gölün fazla suları, Uluabat deresi yoluyla Susurluk çayına, oradan da Marmara Denizi’ne dökülür.

Uluabat ekolojik açıdan bol gıdalı bir göldür. Bu yüzden göçmen kuşların uğrak yerlerinden biridir. Ayrıca 21 çeşit balık ve en önemli gelir kaynağı sayılan Kerevit için uygun bir alandır. Ancak son yıllarda göl suyunun kirlenmesinin canlılar üzerindeki olumsuz etkisi bölge ekonomisinin gerilemesine sebep olmuştur. 1994 yılında ise, Uluabat Gölü uluslararası Ramsar sözleşmesi ile koruma altına alınmıştır.

2002 yılından itibaren TC. Kültür Bakanlığı izniyle, Arkeolog Serdar Aybek ve Mimar Ali K. Öz tarafından kent, arkeoloji ve mimarlık tarihi açısından incelenmekte ve koruma sorunlarının çözümüne yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Apolyont / Gölyazı köyü ile ilgili diğer arkeolojik araştırmalar Prof. Dr. Bedri Yalman tarafından, kentsel analiz çalışmaları ise Prof. Dr. Emel Göksu tarafından önceki yıllarda yapılmıştı.

KENTİN TARİHÇESİ :

Anadolulu ışık tanrısı Apollon’un kentin koruyucu tanrısı olması ve bir tapınağının bulunması, kentin adının Apollonia olarak belirlenmesinde önemli bir etkendir. Ancak Anadolu’da bulunan aynı isimli diğer altı kentten ayırt edilebilmesi için “Mustafakemalpaşa Çayı üzerindeki Apollonia” anlamına gelen “Apollonia ad Rhyndacum” olarak kullanılmıştır.

Mysia-Bithynia sınırında olan kente ait, eldeki en eski arkeolojik belge sayılan bazı sikkeler MÖ. 5. yüzyıla aittir. Bazı kaynaklarda Miletos’un kolonisi olarak kurulduğu belirtilen şehir, Bergama Krallığı’nın gücünü arttırdığı dönemlerde onların hakimiyeti altına girmiştir.

MÖ. 1. yüzyıldan itibaren kent gelişmeye ve adını duyurmaya başlar. Roma devrinde Adramytteion (Edremit) ve Kyzikos’a bağlı olan Apollonia, sahip olduğu doğal zenginliklerin ticaretiyle en parlak dönemini bu devirde yaşamıştır. MS. 3. yüzyıl ortalarında Goth istilalarıyla tahrip olan kent, sonraları Hıristiyanlığın yayılmasıyla tekrar önemli bir merkez haline gelmiştir. Hatta kentin bir dönem Nikomedia’ya (İzmit) bağlı bir piskoposluk merkezi olduğu bilinmektedir. Bizans İmparator-luğu egemenliğindeki kent, 14. yüzyıl başlarında Osmanlı akınları nedeniyle, Prusa (Bursa) ve Apamea’dan (Mudanya) kaçanların toplandığı kent olarak bir süre daha varlığını sürdürmüştür.

Osmanlı döneminde oldukça küçülerek, sadece ada üzerinde yerleşilmiştir. Geçim kaynakları balıkçılık, ipekböceği ve ticaret olarak devam etmekteydi. Göl çevresindeki köylere ait kereste ve tahıl gibi mallar Apolyontlular tarafından Marmara denizine ulaştırılıyordu. Türk ve Rum halkları ekonomik alandaki birlikteliklerini sosyal alana da taşımış, komşuluk ilişkileri içinde güven ortamı sağlanmıştı.

Antik kente ait mimari kalıntılar yüzeyde kaldığı ölçüde görülebilmekte ve buluntular da genellikle kaçak kazılar yoluyla ele geçmektedir. Bursa Arkeoloji Müzesinde bulunan eserlerin en önemlisi bir imparatora ait olan heykel gövdesidir. Apollonia’nın Klasik dönem sikkelerinde Apollon, Gorgon, gemi çapası ve kerevit betimlemeleri, Helenistik dönemde ek olarak kithara kullanılırken, Roma döneminde ise; imparator başı ve Apollon tapınağı tasvirleri çoğunluk kazanmıştır.

APOLLON TAPINAĞI :

Antik kentin 500 m. kadar kuzeyinde yer alan Kız adasının üzerinde, kente ismini veren Apollon Tapınağı’nın bulunduğu düşünülmektedir. Halen temenos duvarının kalıntıları görülebilen tapınakta, üst yapıya ait mimari blokların çoğunun yerinde olmadığı görülmektedir. Halk arasında, bu blokların Haydarpaşa Garı ve Dolmabahçe Sarayı’nın temelinde kullanıldığı söylenmektedir.

ANTİK YOL VE NEKROPOL :

Kente gelen antik yol Deliktaş mevkisi denilen nekropol alanından itibaren izlenebilmektedir. Ortalama 2.50 m. genişliğindeki yolun çevresinde mezar yapıları ve lahitler yer almaktadır. Antik yol hakkındaki ilginç bir detay, tekerlek izlerinin arasına gelecek şekilde yerleştirilmiş kare biçimli (15x15 cm.) oyuklardır.

Kente ulaşan tek yol nekropolün içinden geçmektedir. Kasabaya gelen asfalt yolun doğusunda lahit tipi mezarlar ve antik su kemeri kalıntıları (Deliktaş) görülmektedir. Batısında ise Apollon Tapınağı’na yönlendirilmiş podyumlu mezar yapıları bulunmaktadır. Temel hizasında korunmuş olan mezar yapılarının boyutları 6x6 m. civarındadır.

DIŞ KALE (TAŞ KAPI) :

Kentin bulunduğu yarımadanın en dar kısmında savunmayı kolaylaştırmak amacıyla kurulmuştur. Günümüzde ise sadece 10x16 m. boyutlarında bir kule kalıntısı görülebilmektedir. Bizans döneminde inşa edildiği düşünülen kulenin yapımında, Stadion’a ait oturma sıraları devşirme blok olarak kullanılmıştır.

STADION :

Zambaktepe’nin kuzeydoğu yamacında, doğu-batı doğrultusunda uzanan Stadion, günümüzde de beldenin futbol sahası olarak kullanılmaktadır. Yapının oturma sıralarının tamamı devşirme olarak geç dönem yapılarında kullanılmıştır. Fakat anakayanın düzleştirilmesiyle oluşturulmuş taş yatakları halen görülebilmektedir. Çevrede tespit edilen oturma sırası bloklarının ortalama yüksekliği 33 cm. ve genişliği 65 cm. olarak kaydedilmiştir.

TİYATRO :

Güneybatı yamaçtaki tiyatroda, doğal eğim kullanılarak oluşturulan cavea, adaya doğru konumlanmıştır. Caveanın yüzeyde kalan kısımları tamamen tahribata uğramış, sadece doğu analemma köşesine ait bloklar yerinde kalmıştır. Orkhestra ve sahne binasına ait kalıntılara henüz ulaşılamamıştır. Çevrede bulunan oturma sırası bloklarının ortalama yüksekliği 36 cm. ve genişliği 67 cm. olarak tespit edilmiştir. Cavea çemberinin çapı 75 m. olduğu düşünülen tiyatro, yaklaşık 4.000 seyirci kapasitesine sahiptir.

KİLİSE :

19. Yüzyılda yörede yaşayan Rumlar tarafından yapımına başlanan ancak bitirilemeden, mübadele nedeniyle inşaatı yarım kalan kilisenin, daha sonraki yıllarda yıldırım düşmesi sonucu geçirdiği yangında çatısı da yanmıştır. 13x21 m. boyutlarındaki üç nefli ve narteksli yapıda antik devşirme bloklar kullanılmıştır. Kilisenin restore edilerek kültür merkezi olarak kullanılması hedeflenmektedir.

İÇ KALE VE KENT SURLARI :

Modern yerleşim halen, yaklaşık 800 m. uzunluğundaki antik surların içinde yer almaktadır. Sur duvarlarının hem savunma için hem de göl taşkınlarına karşı kullanılmasıı mümkündür. Üzerinde geleneksel konut mimarisi örnekleri görülebilen surlarda, yer yer kapılar ve kuleler bulunur. Bunlardan en önemlisi kuzeydeki Simitçikale’dir. Ayrıca meydandaki kule üzerindeki bukranion frizinin Apollon Tapınağı’na veya Hadrian Kapısı’na ait olduğu düşünülmektedir. Frizdeki yazıtta şu ifadeler yer alır:

.AUSTOSQEOU.. /..OSQEOUNE.. /..THIPOLEIKA..

ADALARDAKİ YERLEŞİMLER :

Göldeki Nail Bey ve Nazif Şen adalarında Bizans dönemine tarihlenebilecek mimari kalıntılar bulunmaktadır. Nail Bey (Manastır) adasında transeptli bir kilise ve müştemilatı bulunmaktadır. Yakın zamana kadar bina, Nail Bey tarafından ev olarak kullanılmıştır. Nazif Şen adasında ise; bir kilise ve depo yapıları olabilecek kalıntılara rastlanmıştır. Ayrıca adanın kıyılarında yer yer görülen sur duvarları da, buradaki yerleşimin kanıtıdır.